Telefonun şarjı yüzde on ikiye düşmüştü. Normalde ilk işim bir priz aramak olurdu. O gün yapmadım. Haritaları kapattım, müziği durdurdum ve telefonu çantamın en küçük gözüne bıraktım. Kendime küçük bir söz vermiştim; bugün hiçbir yere yetişmeyecektim. Ne saatle yarışacak, ne de günün sonunda “şunu da yapmalıydım” diyecektim. Uzun zamandır ilk kez, nereye gittiğimi bilmeden yürümek istiyordum. Kadıköy’ün en sevdiğim tarafı tam da buydu. Burada kaybolmak, yanlış bir sokağa sapmak anlamına gelmiyordu. Aksine, çoğu zaman en güzel ayrıntılar plansız yürüyüşlerin sonunda karşıma çıkıyordu. Bir duvara çizilmiş eski bir mural, dar bir sokakta yıllardır kapanmamış küçük bir plakçı, penceresinden caz müziği yükselen eski bir apartman ya da kaldırımın köşesinde sessizce kitap okuyan biri… Büyük şehir insanı sürekli hızlanmaya zorluyor ama Kadıköy bana her gelişimde tam tersini fısıldıyor; biraz yavaşla, etrafına bak ve hiçbir şeyi kaçırmaktan korkma.
Çocukluğumdan beri insanları…
